Vitrin Yazıları

AXA sigorta 2012'yi acenteleri için Her Şey Seninle... Her yıl tüm başarılı acentelerini farklı bölgelerde toplayarak bir konuda eğitimden geçiren AXA Sigorta,  2012 yılının teması olarak Her Şey Seninle Başlar seminerini seçti. 5 milyonu...

Devam

Kendi benliğimi bulmalıydım, çünkü bu benim hayat... Çok genç yaşta aşık olup evlendi, kariyer hayallerine veda etti. Ancak hayalleri onu terk etmedi! Yıllar sonra bir gün bir kitap okudu, birçok şeyi yeniden keşfetti. Önce kendi gerçek benliğini...

Devam

2013 yılının beyin ve düşünme yılı ilan edilmesi... KİŞİSEL GELİŞİM MERKEZİ/kigem.com 5 yıldır Türkiye’de Beyin Yılı kutlamaları yapıyor ve resmi beyin yılı ilan edilmesi için kampanya yürütüyordu. 2013 yılının beyin yılı ilan...

Devam

Mümin Sekman Haber Türk TV'de öğrencilerin sorularını... Mümin Sekman 11 şubat cumartesi günü saat 16:15'te, Haber Türk televizyonunda EĞİTİM VE YAŞAM adlı programda Müge Arda'nın konuğu olacak. Programda üniversite sınavı, meslek seçimi, okul...

Devam

Mümin Sekman sözleri: Yapman gereken ile yaptığın...   Elimde olsaydı, tüm ceplerin açılışına şu soruyu yazardım: Bugün yapman gerektiği halde yapmadıklarının, gelecekteki sonuçları neler olacak? Yapması gerekenleri yapmayanlar,...

Devam

  • Prev
  • Next

Mümin Sekman Tayyip Erdoğan’ın başarı formülünü yorumladı.

Category : Mümin Sekman yazıları

Tayyip Erdoğan’ın gittiği her okulda siyah tahtaya yazdığı başarı formülünü Mümin Sekman yorumladı.

Başbakanın başarı formülü ne?
Dört kelimeyi bildiğinizde, Tayip Erdoğan’ın tüm başarısını anlayabiliyor, açıklayabiliyorsunuz: Okumak, düşünmek, uygulamak ve sonuçlandırmak.

Başbakan R. T. Erdoğanın gittiği her okul açılışında tahtaya yazdığı dört kelimelik bir formül onun başarıya bakış açısını gösteriyor.

Bu dört kelimelik başarı formülü: Oku, düşün, uygula, neticelendir.

Başbakan, formülün anlamını bir ilkokul açılışındaki konuşmasında şöyle açıklamıştı:

“Sevgili çocuklar, size başbakanınız olarak dört kelimelik tavsiyem var: Oku, düşün, uygula, neticelendir. Sadece okudunuz ama okuduğunuz üzerine düşünmedinizse, hiçbir neticesi olamaz bunun.

Okudunuz, düşündünüz ama uygulamıyorsan, onunda hiçbir faydası yok. Okudunuz, düşündünüz ve uygulamaya koydunuz. Ama takip edip neticelendirmiyorsanız, yine bir faydası yok. Aslolan takip ederek neticeyi almak.

Eğer daldaki bir meyveyi zamanında toplayamazsan, o meyve çürür gider. Hiçbir faydası olmaz. Yani Orta sahada top çevirerek kalmayacak, gölü de atmayı başaracaksınız.” (Kaynak: Vatan gazetesi)

Başbakanın başarı formülü, insanlara hayat hedeflerini gerçekleştirmek için yapmaları gerekenleri gösteriyor:

OKU: İş hayatında ve özel hayatında nasıl başarılı olabileceğini gösteren kitaplar oku.

DÜŞÜN: Bu kitaplardan öğrendiklerini şirketine, işine ve özel hayatına nasıl uygulayacağını düşün.

UYGULA: Bunları düşünmekle yetinme, işine ve kendine uygula.

SONUÇLANDIR: Uygulamaya başladığın bir şeyi, sonuç alıncaya kadar takip et, yarıda bırakma.

Bu formül çevik ve başarılı bir lider olmak için çok kullanışlıdır. Başarılı bir lider olmak için önce öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek gerekli ama yeterli değil. Sonra öğrendikleriniz üzerine bolca düşünmelisiniz. Düşünmek de gerekli ama yeterli değil. Düşündüklerinizi teoriden pratiğe, yani düşünceden uygulamaya geçirmelisiniz. Uygulamak da yetmiyor, uyguladığınız şeyi sonuçlandırıncaya kadar takip etmeli, rehavete düşmemeli, işleri sürüncemede bırakmamalısınız.

Başbakanın başarı formülüne göre sürekli yeni şeyler öğrenmeyen, öğrendikleri üzerine düşünmeyen, düşündüklerini uygulamayan, uyguladığını sonuçlandırmayan kişiler başarılı işler çıkaramayacak, en azından dört dörtlük işler başaramayacaktır.

Başbakanın başarı formülüne göre düşündüğümüzde 4 tür atalet ve tembellik karşımıza çıkıyor:

1. Öğrenmeme ataleti.
2. Düşünmeme ataleti.
3. Uygulamama ataleti
4. Sonuçlandırmama ataleti

Başbakana göre, öğrenen ama öğrendiğiyle yetinmeyip, öğrendikleri üzerine düşünen, öğrendiklerini sindiren kişi başarının yarısını halletmiştir. Düşündüklerini uygulayan ve uyguladığı işi sonuç alıncaya kadar takip eden kişi ise, ikinci etabı da halletmiştir.

Öğrenmek ve düşünmek insanın iç dünyasında yaptığı faaliyetlerdir. Uygulamak ve sonuçlandırmak ise, dış dünyada dış dünyada yapılan faaliyetlerdir. Öğrenmek ve düşünmek kendimiz üzerindeki etkimizi artırır. Uygulamak ve sonuçlandırmak ise dış dünya üzerindeki etkimizi artırır.

Yazar: Mümin Sekman

Ahmet Nazif Zorlu ile Mümin Sekman başarı üzerine konuştu.

Category : Mümin Sekman yazıları

Ahmet N. Zorlu, “başarılı olma tarzını” beğendiğim işadamlarından biri. Sıkı çalışmaya dayanan başarı felsefesi, bu ülkenin duymaya ihtiyacı olan şeyleri ifade ediyor. Onunla nasıl başarılı olduğu/olunduğu üzerine konuştuk.

ZOR ZAMANLARDA KARAR ALMAK

Korteksi kurarken çok büyük bir yatırım kararı almak zorunda kaldığını, bu kararı alırken çok zorlandığını, kendi içinde “zorlu mücadeleler” yaşadığını anlattı:

“İş hayatımda çok sıkıntılar çekmişimdir. Korteks fabrikasını kuruyoruz. Tekstili iyi biliyorum, bu makinelerin benzeri Türkiye’de var ama benim alacağım en yenisi. Bana öyle bir korku verdi ki bu durum. Üniversite ‘sen bu işi yi düşündün mü’ diyor. Yattığım otelde sabaha kadar uyuyamadım. Ama gene kendi kendime mücadele ediyorum. Oldu sabahın dördü. Odamdaki bulmacaları çözmüştüm, gidip gazetedeki ilanları bile okudum. Ondan sonra kendi kendimi teselli etmeye başladım. Sen neden kendinden korkuyorsun ki kardeşim, bu malı ben satıyorum zaten, en kötü ihtimalle onların başındaki Almanı getirir fabrikanın başına koyarım. Çektim yorganı kafama uyudum. Korkunun ecele faydası yokmuş. Korkmayacaksın ama kendinden de emin olacaksın. Kendine dürüst olacaksın.”

GELECEK İÇİN BUGÜNDEN FEDAKARLIK ETMEK

Zorlunun konuşma sırasında anlattığı çok özel bir anekdot vardı. Başarı felsefemle de örtüştüğü için, doğrusu çok hoşuma gitti. Zorlu günümüzün tüketim delisi insanlarının tersine, gelecekte daha büyük işler başarabilmek için eline ilk geçen parayla evine buzdolabı almak yerine fabrikasına hammadde aldığını anlattı:

“İnsanlar geleceğini düşünmeden hareket edince perişanları oynuyorlar. Ben size açıkça konuşayım paramız vardı ama buzdolabımız yoktu. Buzdolabı neden almadım? O zaman buzdolabı 2500 liraydı. Bu parayla dört balya mal alırım, satarım para kazanırım dedim. Zamanı geldi dolabı da aldım.”

Ona “hatta daha fazlasını yaptınız, şimdi buzdolabı fabrikası sahibisiniz” dedim. Anlatmaya devam etti:

“Bunlar çok önemli, hepsini hesap edeceksin. Para bugün gelebilir. Yarın gelmeyebilir. Ben her şeyin en aşırısına karşıyım. Çok paran olabilir, benim çok param olabilir, bunu böyle en lüks şeylere kullanmana gerek yok. Bu geri kalmışlığın sonucu. Görgüsüzlük demeyeyim hadi.”

İNSAN SEÇMEK: “DÜRÜST VE ÇALIŞKAN, ÇALIŞKAN VE DÜRÜST”

Ahmet Nazif Zorlu, bir elemanda iki nitelik aradığını söylüyor: Dürüstlük ve çalışkanlık. Bu iki özellikten sadece birinin yetmeyeceğini, ikisinin bir arada olması gerektiğini anlattı.

“Çalışkan ve dürüst, dürüst ve çalışkan insan istiyoruz. Dürüstsün ama çalışkan değilsin. Hiç önemin yok. Sen zamanı çalıyorsun. Çalışkansın da dürüst değilsin. O da olmuyor. Bunu yaşadıklarımdan öğrendim. “

AHMET NAZİF ZORLU’NUN DİĞER KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİ:

ZAMANLAMA: “Zamanında karar vermek ve işi zamanında bitirmek çok önemli. Zaman satın alınamıyor. Alabilir misiniz? Mümkün mü? Dünyada öyle insanlar var ki, 100 milyar dolarları var. zamanı satın alabilecek olsalar, servetinin hepsini de verir. O halde işin zamanında ve zemininde kararını vereceksin, zamanında ve zemininde işi bitireceksin.”

ATASÖZLERİNİN GÜCÜ: “Bizim atasözlerimiz var. ben arkadaşlarıma diyorum ki ata sözlerimizi okuyun onlarda çok büyük manalar var. bugünün işini yarına bırakma. Niye söylemiş bunu atalarımız?”

HAYAL GÜCÜ: ”Şimdi hayal denilen bir şey var. Hayalleri gerçekleştirmek. Bakın hayal gücü çok önemli bir olaydır. Her düşündüğünü yapamayabilirsin ama yaptıktan sonra o hayal o kadar güzeldir ki. Bunun için zamanında uygulayacaksın. Tabi buna imkanlar da elverecek.”

İLERİYİ DÜŞÜNME: “Her şeyi yaparken bir de ileriyi düşüneceksin. Bir de ben bunu yapamazsam ne olur. Bakın gene güzel atasözlerimizden bir tanesi ne oldum değil ne olacağım de. Ben bir iş yaparken bir allahtan bir de işimi kaybetmekten korkarım.

Biraz önce buraya bir zat geldi. Bir zamanların popüler insanıydı. Ama şimdi adam her şeyini kaybetti. Çok zor durumda. Bunları hesap edeceksin. İleriye dönük hesaplı yaşayacaksın. Hesapsız kasap elinde kalırmış masat. Hesabı kitabı yaparken, çok iyi düşüneceksin.”

ÇOK ÇALIŞMAK: “Sen şimdi bir okulda okurken, dersine çalışmadan, hesap kitap okumadan sınıfı geçebiliyor musun? Mümkün değil! İşinde de aynı şeyi yapacaksın. Şimdi insanlarda görüyorum ki, okulu bitirince her şey bitti. Dünya güllük gülistanlık. Her şey tamam, artık rahat etmem gerekiyor.”

HAYATIN AMACI: “Asıl hayat okuldan sonra başlıyor farkında değiller. Arkadaşlara ve çocuklarıma aynı şeyi söylüyorum. dünyaya insan niçin gelmiştir? Zannetmeyin ki gezmek yemek zevk sefa için gelmiştir. Çalışmak için gelmiştir. Çünkü çalışmadan üretmenden bir şeyler almanız mümkün değil.”

TAKİPÇİLİK: “Bize diyorlar ki nasıl yapıyorsunuz bu işi. Bir inşaatta gecikme varsa bunu on kez elli kez söylüyorum. Hayır diyorlarsa, çıkarın hesabı kitabı göreceksiniz diyorum. Çıkarttırıyorum. İşime takip ediyorum. Biri inşaatın geç bitmesi. Üretime bir ay sonra başlaması çok önemli.”

DETAYLARA DİKKAT: “Gözlemci olmak çok iyi. Detayları incelemen lazım. Her şey detaydadır. Bir misal anlatayım. Boru tesisatı döşüyoruz. 20 metreye on metreli bir alana boru döşenecek. Bir hafta sonra gittim, geldim adamlar yine orada çalışıyor. Dedim niye burası bitmedi. Daha önce geldim yine çalışıyor. Ben buradaki işin nasıl yapıldığından anlamam ama iş yaptırmaktan anlarım. Bir haftada bitmesi lazımdı. “Niye bu bitmedi kardeşim? Niye bunun üzerinde durmadınız?” diye sorarım. Olay bu. Anlamadın mı, orada gezip dolaşacaksın. Benim bir sözüm var ‘Gezen kurt aç kalmazmış.’ Arkadaşlar bunu slogan yaptılar.”

EKİBİNE GÜVENMEK: “Risk almadan bir şey yapamazsınız. Asansörden çıkarken bile risk aldınız. Risk hep vardır. Çay içerken dahi risk var. İyi insanı doğru seçmek lazım. Ona da güveneceksin. Güven çok önemli. Bugün Zorlu Holding varsa, güven sayesinde bir yere gelmiştir. Kendine ve ekibine güvenmek sayesinde.”

İNSANLARIN ÖNÜNÜ AÇMAK: “İnsanı da seçeceksin. Güveneceksin ama. Güveneceksin ve önünü açacaksın. Ben arkadaşlarıma hep şunu söylerim, ben hiçbir zaman önünüze geçmem. Sağınızda, solunuzda arkanızdayım. Desteğim budur. Yol sana verilmiş. Sen başarılı işler yapmazsan, sen de orada fazla kalamazsın. Sistem seni ekarte eder.”

KENDİ KENDİNE YETEBİLMEK: “Şimdi bakın. Millet geliyor bize Ahmet bey bize bilgisayar lazım, Ahmet bey bize TV lazım. Ya kardeşim, bir tane kişi değil benden isteyen. Eğer ben gece ürettiğimi gündüz dağıtsam akşama mal yetişmez. Vakıf kuran geliyor. Vakıf olmuş dilenci. Ben hiçkimseden hayatta bir şey istemedim. Herkes bedava bir şeyler istiyor. Üretmeden almak istiyor.”

ADİL OLMAK: “Bu kadar fabrika kurmuşumdur, hiçbir zaman bir bankaya gidip ödemenin ertelenmesini istememişimdir. Bu bizim aile terbiyemizdir. Çünkü ben bir şey yaparken seni yıkamam. Bunlar çok önemli. Ben ev yapacağım senin evini yıkacağım. Bu adalet mi? O zaman yukarıdaki de seni engeller kardeşim.”
Yazar: Mümin Sekman

Mümin Sekman’dan Nüvit Osmay üzerine bir yazı

Category : Mümin Sekman yazıları

Ankara üniversitesi hukuk fakültesinde öğrenciyim.

Amerika’da olduğunu bildiğim, Türkiye’de örneğini göremediğim bir mesleğin peşindeyim. Kişisel gelişim uzmanı olmak istiyorum. Kafamda bu işi nasıl yapabileceğimin tasarımı var ama detaylar eksik. Ana fikrim, insanlara balık tutup vermemek, balık tutmasını öğretmek lazım. Ama bu nasıl yapılacak? Başarılı olmak insanlara nasıl öğretilecek?

O gün bakkaldan ekmek alıyorum. Bakkal, “kesekağıdı” yapılmış bir gazeteye sarıyor ekmeği. Sonra her zaman yaptığımı yapıp o eski gazete kağıdını okuyorum. Gazetede “4 derste bülbül gibi şakıyorlar” diye bir haber var.

Bakan Hasan Celal Güzel, “ben konuşmayı DKD de öğrendim” diyor. Haber ilgimi çekiyor, kesip saklıyorum. Uzun uğraşlar sonucunda Nüvit Osmay’ı buluyorum. Beni evine davet ediyor.

İşte o adam karşımda!

İnsanlara “dost kazanma ve insanları etkileme sanatı” öğreten insanla el sıkışıyorum. Seksenli yaşlarına gelmiş. Yüzünde “yaşanmışlık” göstergesi çizgiler, gözlerinde masum bir derinlik var. Nazik ve gülümseyen bir yüzle bakıyor insana. Alman asıllı eşi, bize çay, kurabiye gibi şeyler ikram ediyor.

Karşılamadan hemen sonra evinin balkonuna oturuyoruz ve bize eğitimcilere özgü, “öğretici sesi”yle başlıyor anlatmaya. Ben ve arkadaşım Fırat, saygılı ve meraklı gözlerle dinliyoruz onu.

Nasıl kişisel gelişimci oldu?

İlk iş olarak nasıl bu işlere girdiğini soruyorum.

TCDD’de kaynak mühendisi olarak çalışmaktadır. Bir gün kitaplarını okuyup çok etkilendiği Dale Carnegie’ye bir mektup yazar. Onun fikirlerini beğendiğini, Amerikadaki kurslarına katılmak istediğini, kendisine yardımcı olup olamayacağını sorar. Mektuptan etkilenen Carnegie ona eğitimi ücretsiz vermeyi kabul eder.

Nüvit hoca Amerika’da Carnegie’nin temel, gelişim ve uzmanlık eğitimlerini alarak, toplum önünde konuşma, dost kazanma ve insanları etkileme sanatı konusunda “eğitmen” olur. Bu mektubun tam içeriğini “insan mühendisliği” kitabında bulabilirsiniz!

Nüvit Osmay Amerika’dan Türkiye’ye dönünce, Dale Carnegie’nin seminer formatını Türkiye’ye göre düzenleyerek “Düşün Konuş Dinle Okulu” diye bir okul kurar. Mesleğine de “insan mühendisliği” der. İlk seminerini 1965 yılında halkevleri genel merkezinde açar.

Neler yaptı?

Nüvit Osmay bu görüşmemizde bana Dale Carnegie’nin Türkiye’ye geldiğini, o gelişinde kendisinin da o dönemin ünlü gazetelerinden –sanırım eski vatan gazetesiydi- birinde Carnegie hakkında bir sayfa tanıtıcı yazı yazdığını söyleyip, gazeteyi göstermişti. Dostum dediği Dale Carnegie’ye hayrandı.

Nüvit Osmay’ın Dale Carnegie’den sonra en çok hayran olduğu kişi tarihçi Hendrik Van Loon idi. Görüşmemizde bu tarihçinin Amerika’daki evini ziyaret ettiğini, hatta bir gece misafir kaldığını anlattı. Ünlü tarihçi Van Loon’un karısı ona Einstein’in de evlerine sık sık geldiğini, geldiğinde Nüvit hocanın misafir edildiği yerde kaldığını söylemiş.

Nüvit hoca o gece o evde çok özel duygular ve düşünceler yaşamış. Hatta anlatırken, Einstein’in oturduğu kanepeye oturmuş bir adamın karşımda olduğunu düşünmek, benim bile tüylerimi diken diken etmişti!

Nüvit hoca bu görüşmede 1970-1980 döneminde TÜBİTAK Bilim Teknik dergisinin editörlüğünü yaptığını, 15.000den aldığı dergi tirajını 95.000e nasıl çıkardığını da anlattı bana.

Bana göre Nüvit hocanın DKD’den sonra en büyük başarısı budur. Ama Nüvit osmay tüm bunların tersine, en büyük başarısının projesini kendisinin çizdiği ve Eskişehirde kurulan Türkiye’nin ilk “kaynakçı yetiştirme okulu” (Eskişehir cer atölyesi) olduğunu söylüyordu. Hatta özgeçmişinde bile böyle yazıyor. Bu okuldan yetişen kaynakçılar boğaz köprüsünün inşasında da görev almışlar, Nüvit hoca gururla anlatıyordu.

Nüvit hoca “metot” kavramına çok değer verirdi. Kitabında bu kelimeyi cümle içinde geçse bile büyük harfle yazardı! Sık sık “21. yüzyılın en büyük icadı, icat etmenin metotlarının icad edilmesidir” diyordu.

Ona göre geri kalmamız, geri kafalılığımızdan değil, metotlu düşünme ve metotlu çalışma becerimizin olmamasındandı. O mühendislik metotları kadar “sosyal metotlar” üzerine de çalışmak gerektiğini savunuyordu.

İlginçtir Nüvit Osmay “kişisel gelişim” kelimesini pek kullanmazdı. Sevgi, hoşgörü, dinlemek, düşünmek, konuşmak, gülümsemek, hoşgörü gibi kavramları daha çok kullanırdı. O aslında bir kişisel gelişim teknisyeni değil, “yaşama sanatı” ustasıydı.

Nelere inanıyor, neler anlatıyordu?

Nüvit hoca Türk yazarlardan en çok Tevfik Fikret’i seviyordu. Sık sık onun “Düşmek önünü görmemektendir. “ vecizesini tekrarlıyordu. 1910 yılında doğmuş bir “birinci kuşak cumhuriyet idealisti” olarak Atatürk’e karşı inanılmaz bir bağlılığı ve sevgisi vardı.

Mevlana’nın “insan dilinin altında gizlidir” sözü de baş sloganlarındandı. “Konuş ki seni görebileyim” ve “Papağan da konuşur ama dinleyip düşünemez.” Gibi cümleleri de sık tekrarlardı.

Nüvit Osmay ile konuşuyorsanız, ilk on beş dakika içinde konuyu “tölerans”a (hoşgörü) getirmesi kaçınılmadı. DKD mezunlarının çıkardığı derginin adı “hoşgörü”ydü. Nüvit hoca oturduğu apartmanın adını dahi “hoşgörü apartmanı” yapmıştı.

Benim Nüvit hocadan aldığım en büyük derslerden biri “bu dünyada bütün kötü/yanlış fikirleri ortadan kaldırmaya muktedir olsaydık, dünyada iyi yada kötü hiçbir fikir kalmazdı!” düşüncesidir. İlginçtir ben Nüvit Osmay’dan kişisel gelişim tekniklerinden daha çok hoşgörülü olmayı ve demokratik düşünmeyi öğrendim.

Nüvit hocaya göre taassubun yani bağnazlığın 4 türü vardı. Her fırsatta bunları sayardı:

1. Cehaletten doğan bağnazlık
2. Menfaatten doğan bağnazlık.
3. Alışkanlıktan doğan bağnazlık.
4. Korkudan doğan bağnazlık.

Seminerlerinin ve hayatının sloganı “bir şey yap, bir şey sev, bir şey bekle” idi.

Kariyerist biri değildi. Mutluluk çabası ile başarılı olma hırsını kendi içinde dengeliyordu. Ölümünden sonra ismini yaşatma kaygısı taşıyanlardandı. Çok çalışırdı. Edebi damak tadı olan insanlardandı.

Türk vatandaşından çok, İsviçre vatandaşı gibi duruyordu. Hakkaride yaşayan bir ayakkabıcı olsa, uzun süre yaşayamazdı! Sakin ve sevgi merkezli yaşayan biriydi. Sürekli gülümserdi. Beklenenin tersine “büyük insan” olmaktan daha çok “iyi insan” olma kaygısı taşıyordu.

Nüvit Osmay Cumhuriyetin ilk dönemindeki pek çok aydının yaptığı gibi, Avrupa’da yada Amerika’da gördüğü, kendi ülkesinde olursa çok iyi olacağını düşündüğü bir şeyi alıp Türkiye’ye uyarlamıştı.

Hayatımdaki yeri ve önemi

Ben tanıştığımda 80’li yaşlarındaydı ve seminerlere sadece “onur konuğu” olarak katılıyordu. Ben de onun konuşmacı olduğu birkaç seansı takip ettim.

İstanbul’a taşındıktan birkaç yıl sonra vefat ettiğini öğrendim.
Son dileğinin kitapçılarda kitabını görmek olduğunu bildiğimden, ailesinden yayın haklarını alarak “insan mühendisliği” kitabını Alfa yayınevinde yayınladık. Editörlüğünü de bizzat kendim yaptım. Daha önce 20 yılda 5 baskı yapan kitap, bizde 2 yılda 8 baskı yaptı. Artık her kitapçıda var. Nüvit hoca da mezarında rahat uyuyabilir!

Hayata Nüvit Osmayca bakmanız dileğiyle: bir şey yapın, bir şey sevin, bir şey bekleyin! Düşünün, konuşun, dinleyin! Hor görmeyin hoş görün! Yaşama sanatını öğrenin.

Dipnot:

Nüvit Osmay, iki önemli miras braktı: kitapları ve DKD semineri. Kitapları konusunda artık problem yok ancak seminerleri konusunda problemler devam ediyor. Ankadaradaki DKD okulu dağıldı. Birçok kişi bu isimle şirketler kurdu, Nüvit Osmay’dan eğitim almadıkları halde. Sizlere önerimiz tabelasında DKD gördüğünüz her yeri, DKD sanmayın. O kurumların sahiplerinin Nüvit Osmay ve gerçek DKD ile ilgisi yok. Nüvit Osmay’ın kurduğu DKD kapandı. Nüvit hocanın fikirleri kitaplarında yaşıyor.
Yazar: Mümin Sekman

Mümin Sekman “Gri Türkler”i yazdı.

Category : Mümin Sekman yazıları

Türküm doğruyum Halük’um!

Onlar ne siyahlar ne de beyaz. Hem siyahlar hem de beyaz. Opera konserinden çıkıp, köyden gelen “teyzeoğlu”nun yaptığı çiğköfteyi afiyetle yiyorlar. Hem doğulu hem batılılar. Ne tam olarak doğulular ne de tam olarak batılılar. Hem muhafazakar, hem modernler. Ne tam muhafazakarlar ne tam modernler! Hem köylü yönleri var hem kentli, ama ne tam köylüler ne de kentli!

Kendilerini hayata “arabesk” bir perspektiften bakan, yerel, mutsuz çoğunluk “siyah Türk” kimliğine ait hissetmiyorlar. Snob, batılı ve seçkin, mutlu azınlık “beyaz Türk” kimliğinin de kendilerine bir benden büyük geldiğini görüyorlar. Öte yandan içlerinde hem siyah Türk hem de beyaz Türk kimliğinden parçalar taşıyorlar. Onlar bu İki zıt kültürü kendi içlerinde eritmeye çalışıyorlar. Onlar birer sentezler. Postmodern bir duruş içindeler. Onlar gri Türkler!

Bu makale, taş fırın erkeği Haluk’un şahsında gri Türkleri anlama ve anlatma denemesidir. Şimdiye kadar beyaz Türkler ve siyah Türkler hakkında binlerce makale yazıldı. Tüm bu makalelerde “fonda kalan” bir kesim vardı; gri Türkler! Gri Türkler ilk defa TV ekranlarında kendilerini tam olarak temsil eden bir karakter görünce ona tüm güçleriyle sahip çıktılar. Bu “gri Türk prototipi” tanıdık bir yüz; Çocuklar duymasın dizisinden Haluk!

Haluk ve temsil ettiği gri Türkler muhafazakar bir anne-bana tarafından yetiştirildiler ama modern bir kadınla evliler. Hem “özlerini muhafaza etmek” hem de yenilikleri kullanıp, modern olarak “bilinmek” istiyorlar. Modern bir baba gibi davranıp kızlarını özgür bırakıyorlar ama bir gün onun mini etek giydiğini gördüklerinde içlerinden bir parça kopuyor.

Haluk hem değişmek , hem de bazı “değişmezlerini” korumak istiyor. Hangi noktada ne kadar değişmesi gerektiği konusunda kafası karışık. Agresif eğilimler taşıyor ama çevrenin “dışlamasından” korktuğu için bunu içine atarak, kesintisiz sinirlilik halinde yaşıyor.

Bir karar vereceği zaman aklı ile gururu sık sık çatışıyor. Geleneksel değerlere bağlılığı savunuyor ama “niye”sini açıklayamıyor. Alaya aldığı modern davranış tarzlarının mantıklı nedenlerini duyunca ezberi karışıyor. “AB’ye girelim ama özümüzden taviz vermeyelim” cümlesi, istediklerini hiç değişmeden elde etmek isteyen bir gri Türk’ün mantığına örnektir.

Yazar: Mümin Sekman

Bu makale Vatan gazetesi Cafe Pazar ekinde yayınlanmıştır.

Ataleti ve tembelliği yenmek üzerine bir makale

Category : Mümin Sekman yazıları

Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır siklet boks şampiyonu olurdum” dedi.

Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif siklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”

Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?

Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. Isterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yada eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?

Sizi durduran “atalet”tir.

Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.

“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz? Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama seviçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!

Türkiyede en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir? Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlard: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve coçuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, TV’ aşırı düzeyde seyretmek, tasarrup yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.

Insanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar?

Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir.
Bununla birlikte temel nedenler şunlardır:

hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.

Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:

1. Iç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini yada görev tanımlarında yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.

2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.

Ilk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.

Insanlar ataletten neden kurtulamıyor? Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. Ikinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.

Ataletin ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.

Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan aşamalı şekilde oluşmalarıdır.

Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. Ikinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur.

Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye caşlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.

Insanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada ertık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada birşeyler yapmaya başlar.

Insanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:

1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)
2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)
3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)
4. Yapmayan ve bilmeyenler (baarısız kişiler)

Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.

1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.

2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “Üşenmeyin, Ertelemeyin, Vazgeçmeyin”. Atalet düşmek istiyorsanız önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!

3. Umutlarınızı yüksek sabit giderlerinizi düşük tutun. Atalete düşmek istiyorsanız umutlarımız düşük, sabit giderlerinizi yüksek tutun!

4. Geniş düşünün, dar başlayın, çabuk bitirin. Atalete düşmek istiyorsanız “dar düşün, geniş başla, geç bitir” tarzında çalışın!

5. Her alanda birşeyler öğrenin, bir alandaki her şeyi öğrenin. Atalete düşmek istiyorsanız her alanda yüzeysel birşeyler (“televole bilgileri”) öğrenin.

6. Panonuza şu soruyu yazın: Bugün yapmadıklarımın gelecekteki sonuçları neler olacak?

7. Hayatta başınıza gelen olaylardan daha çok, o olaylara verdiğiniz anlamların sizi atalete düşürdüğünü unutmayın. Önemli olan size neler olduğundan daha çok sizin nasıl biri olduğunuzdur.

8. Eyleme geçmek için mükemmel hale gelmeyi beklemeyin. Özellikle küçük işlerde kervanı yolda düzeltecek şekilde harekete edin.

Yazar: Mümin Sekman

NOT: Bu makale “Kişisel Ataleti Yenmek”ten (Alfa yayınevi) özetlenmiştir.

Başarılı olmaya çalışmadan önce cevaplamanız gereken bazı sorular…

Category : Mümin Sekman yazıları

İnsanlar arasındaki başarı ya da başarısızlık farkını yaratan en önemli unsurlardan birinin kendine sorulan sorular olduğunu düşünüyorum.

Bir atasözü “soruyu soran cevaptan kaçamaz” der. Yemekle ilgili soruları gün boyu kendine soran yemekten kaçamaz. Fazla kilolardan da! Başarıyla ilgili sorular soranlar da başarıdan kaçamaz.

Aşağıdaki soruları yazılı ve düşünerek cevaplamayı denemenizi öneriyorum. Hayatınızda güçlü farklar yaratacaklardır.

 Senin diğer insanlara göre daha iyi yapacağın işler neler ?
 10 yıl sonra nasıl bir hayat yaşıyor olacaksın ?
 Senin için önemli olan sürekli artan bir hızla koşmak mı ?
Yoksa daima birilerini geçiyor olmak mı ?
 (Bazen) başarısız olmak için neden bu kadar çok çaba harcama gereği duyuyorsun ?
  Kendini başarılı sayman için neler olmalı? Hayatta başarılı olup olmadığını nasıl anlayacaksın?
 İnsanlar arasındaki başarı ve yaşam kalitesi farkını yaratan nedir ?
 Başarılı olmayı bir mücadele olmaktan çıkarıp yaşam biçimi haline nasıl dönüştürebilirsin ?
 Yakın çevrende bulunan dost ve arkadaşlarının kişisel gelişmelerine ve amaçlarını gerçekleştirmelerine nasıl katkyda bulunabilirsin ?
 Hayattan öğrendiğin en önemli ders nedir ?
 Beyninin nasıl çalıştığını beynine öğrettin mi ?
 Bugün kendin için ne yaptın ?
 Bugün hayatın temel amaçlarına ulaşmak için ne yaptın ?
 Yapman gerekenler ile yaptıkların arasındaki farklılığı yaratan nedir ?
 Bugün yaptıkların 5 yıl sonra seni nereye götürecek, sen nerede olmak istiyorsun ?
 Kesin olarak başarabilecek olsaydyn; yaryndan itibaren neler yapardın ?
 Hayatta başına gelen tüm olumsuz durumlary kendi lehine olacak şekilde kullanmayı ne kadar sürede öğrenebilirsin?
 Kesin, net ve tam olarak kim olmak ? neler yapmak ? nasıl bir hayat yaşamak istiyorsun ? Bu istediğini ne kadar zaman içerisinde, hangi bedeller karşılığında, nasyl elde edersin ?
 Hayatın neyden yapıldığını keşfedebildin mi ?
 Elindeki kaynaklar neler ? Bunlary en etkili ?ekilde nasıl kullanabilirsin ?
 Hayatını sen planlamazsan bunu kimler-senin için ancak kendi menfaatleri doğrultusunda- yapacaktır ?
 Hayatını düşün ve cevapla :
- Hayatında neler oluyor, neden böyle oluyor ?
- Neler olmasını istiyorsun, neler oluyor ?
- Tüm bunlar nasıl oluyor ?
- Bu durumda yapılması gereken nedir ?
- Yapılması gerekenlerden yapılabilecek olan nelerdir ?
- Yapılabilecek olanlardan senin yapabileceklerin neler ?
- Sen ne yapyyorsun ?

 Çalıştığın işyeri için kendini nasıl daha değerli ve vazgeçilmez hale getirebilirsin ?

ve o meşhur soru: “Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsan; neden bugünden başlamıyorsun ?”

Unutmayın başarıyı ne kadar düşünürseniz o kadar yakın olursunuz. Başarı hakkynda kendinize ne kadar soru sorarsanız başarıyı o kadar düşünürsünüz.

Yazar: Mümin Sekman

Toplumsal ataleti yenmek için ne yapmalı?

Category : Mümin Sekman yazıları

Atalet kelime anlamı olarak “eylemsizlik hali” demektir. Gündelik dilde atalet halini ifade etmek için, tembellik, miskinlik, ağırkanlılık, durağanlık, hantallık, yeis gibi kelimeler kullanılır.

Atalet üç düzeyde yaşanabilir:

1. Kişisel atalet.

2. Kurumsal atalet.

3. Ulusal atalet

Bireylerin atalet halinde olmaları, o bireylerin yönettiği kurumların atalete düşmesine neden olmaktadır. Ataletli bireyler ve kurumlar da bir araya gelerek ataletli toplumları oluşturmaktadır.

Bir ülkede sorunların ve çözümlerin neler olduğu, bu çözümleri kimlerin uygulaması gerektiği biliniyor, çözümsüzlüğün bedelleri her gün ödeniyor ama yine de yapılması gerekenler yapılmıyor ise, o ülkede atalet hali oluşmuş demektir.

Toplumsal ataletin sonuçları nelerdir?Atalet halini yoğun ve yaygın olarak yaşayan toplumların “yapabilecekleri” ile “yaptıkları” arasındaki fark gittikçe açılır. Verilen kamusal sözler genellikle tutulmaz ve işler sürüncemede kalır. Toplumsal atalet halinin egemen olduğu toplumlarda; bu durumun sonucu olarak, kişisel ve kurumsal atalet hali de yaygındır. Toplumsal ataletin önemli sonuçlarından biri de yoksulluk ve yolsuzlukları artırmasıdır.

Toplumsal atalet ile ilgili tespitler

Atalet oluşumuna neden olan iki türlü davranış vardır: Yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımız ve yapmamamız gerektiği halde yaptıklarımız.

Her ataletli toplum, ataletini yenebilecek gücü kendi içinde taşır. Bu enerjinin kullanılmasını engelleyen şey de ataletin kendisidir. Ataleti yenebilmek için de ataleti yenmek gerekir.

Hiçbir toplumsal atalet hali sonsuza kadar sürmez. Ataleti ya onu yaşayanlar kırar yada felaketler!

Bir toplumun başına gelen olaylar değil, o olaylara verdiği anlamlar onu atalete düşürür.

Toplumsal atalet hali kalıcılığını, atalet halinin uzun süre devam edeceğine dair inançtan alır.

Türk insanı ne kadar atalet içerisinde ise, Türkiye de o kadar atalet içerisindedir. Türk insanı neden atalet çerisinde ise, Türkiye de o nedenle atalet içerisindedir.

Ataletli insanlar, atalet halinde yaşamaktan dolayı çektikleri acı, ataletin kırılması anında çekeceklerini sandıkları acıdan daha fazla oluncaya kadar, atalet haline son verilmesine içten içe direnç gösterirler.

Kendi sert gerçekleriyle yüzleşme cesareti bulamayıp, kendini sosyal illüzyonlarla kandıran toplumlarda atalet oluşumu daha fazla görülmektedir.

Toplumsal atalet haline son verme modelleri

Ulusal ataleti kırmak için kullanılabilecek üç farklı model vardır:

İnsan mühendisliği modeli
Toplum mühendisliği modeli
Sistem mühendisliği modeli

İnsan mühendisleri, insanları teker teker ataletten “arındırmak” gerektiğini savunur. Toplum mühendisleri, toplumu bir bütün olarak ataletten arındırmak gerektiğini savunur. Sistem mühendisleri ise, insanların önünü tıkayan değil açan bir sistem (yapı) kurmak gerektiğini savunur.

İnsan mühendisliği insanda, toplum mühendisliği toplumda, sistem mühendisliği ise sistemde değişiklikler ve düzeltmeler yaparak atalet haline son vermeye çalışır.

Sürecin yönü açısından bakıldığında; toplum mühendisliği tepeden tabana; insan mühendisliği tabandan tepeye; sistem mühendisliği ise, yapının merkezinden değişimi başlatır. Ataletin ve başarısızlığın kaynağını; insan mühendisliği bireylerde, toplum mühendisliği yöneticilerde, sistem mühendisliği sistemlerde arar.

Sistem mühendisliğinde mekanizmalar, insan doğasına ve yüksek performansa göre tasarlanır. Toplum mühendisliğinde ise, “tepedekilerin” görüş ve menfaatlerine göre sistem kurulur. Asyatik toplumların temel karakteri, toplum mühendisliği modeli ile iş yapmalarıdır.

Toplumumuzun kollektif ruhunun ve Türkiye’ye egemen olan kültürel iklimin, tembellikten tempolu çalışmaya, durağanlıktan dinamizme, miskinlikten motivasyona, pasiflikten proaktifliğe, çaresizlikten coşkunluğa, ataletten ataklığa dönüştürülmesi hepimizin dileğidir.

Yazar: Mümin Sekman

Okul hayatı ile hayat okulu farkı: Bir doğru kaç yanlışı götürür?

Category : Mümin Sekman Kitapları, Mümin Sekman yazıları

Samuel Butler, “yaşamak kalabalık önünde tek başına keman çalmak, keman çalmayı da keman çalarken öğrenmektir” der. Bir çoğumuzun, “nasıl yaşamalı” sorusunun cevabını yaşarken öğrenmemizin güzel bir anlatımı.

Hayatımız iki devreli bir maça benziyor.

Birinci devre okul hayatı, ikinci devre hayat okulu dönemi. Türkiye’de ortalama insan ömrünün 70 yıl sayıldığını kabul edersek, ömrümüzün dörtte biri okul hayatında, dörtte üçü hayat okulunda geçiyor.

Okul hayatı bitince hayat okulu başlar. Her ne kadar okul hayatının amacı hayat okuluna hazırlamak olsa da, pek çok düşünürün haklı olarak sitem ettiği gibi; “hayat okulunda en çok lazım olan bilgiler, okul hayatında öğretilmeyenlerdir.”

Okul hayatında, “hayat bilgisi” dersi gördüğümüz halde, hayat okulunda ezberimiz neden şaşıyor? Çünkü okullar bizi hayata değil, sınavlara hazırlıyor. Gündelik hayat becerileri kazandırmak için değil, akademik bilgi yüklemesi için uğraşıyor.

Bu yüzden okul hayatı ile hayat okulu arasındaki farklardan yaşam şaşkını oluyoruz.

Okul hayatı ile hayat okulu arasındaki 7 temel farkı “Her Şey Seninle Başlar” adlı kitabımda şöyle özetlemiştim.

1- Okul hayatında sınavlar, önceden haber verilerek yapılır ve notumuz yüzümüze söylenirdi. Oysa hayat okulunda insanlar bizi habersizce “sınava çekiyor” ve yargılarını genellikle içlerinde tutuyorlar.

2- Okul hayatında anlatılmayan konudan soru sorulmazdı, hayat okulunda soru çıkabilecek her konuyu bilmeniz bekleniyor.

3- Okul hayatında notunuz “objektif” rakamlarla karnemize yazılırdı. Oysa hayat okulunda, subjektif kanaatlerle “notumuz veriliyor.”

4- Okul hayatında soruların tek doğru cevabı vardı. Hayat okulunda kişiye göre değişen doğru cevapları bilmeniz gerekiyor.

5- Okul hayatında bulunduğumuz sınıftan daha aşağıya düşmezdik. Hayat okulunda başarısız olunca “sınıftan düşmek” mümkün!

6- Okul hayatında önce dersimizi öğrenir sonra sınava girerdik. Hayat okulunda önce sınavca çekilip sonra “dersimizi alıyoruz.”

7- Okul hayatında tek dersten sınıfta kalanlara “bir ek sınav hakkı” daha verilirdi. Hayat okulunda bir fırsatı kaçırıp son vagona atlayamayanlar için “tek fırsat hakkı yok”.

Kullanma kılavuzunu yanımıza almadan geliyoruz hayata. Nasıl yaşayacağımızı yaşarken öğreniyoruz. Yaşamak istediğimiz hayat, yaşadığımız hayat ve yaşamamız istenen hayatın iç açılarının toplamından “ortaya karışık” bir hayat çıkarıyoruz kendimize.

Fransız filozof Jean Jacques Rousseau diyor ki; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Okul hayatında başarılı olabilen biri, neden hayat okulunda aynı oranda başarılı olamayabiliyor?

Bana en çok sorulan sorulardan biri, “okul hayatındaki başarılı olanlar neden hayat okulunda da aynısını yapamıyorlar?” Evet, Türkiye’nin zirvesinde gördüğümüz insanların ezici bir çoğunluğu sınav birincisi değil. En çok kazanan işadamları, rekortmen sporcular, en çok oy alan politikacılar, en çok okunan yazarlar, en beğenilen TV yıldızlarının çoğu sınav birincisi değil. Nasıl oluyor da böyle oluyor?

Bu sorunun cevabı temelde çok basit. Okul hayatında başarı için birbirinden farklı alanlarda- yani Türkçeden matematiğe, beden eğitiminden fizik dersine- çok iyi olmanız gerekir. Oysa hayat okulunda, sadece bir alanda çok iyi olmanız yeterlidir. Çok iyi bir futbolcu, matematiği berbat olsa da, ülkesinin yakın tarihini bilmese de yine iyi bir futbolcudur.

Sözün özeti, okul hayatından dört yanlış bir doğruyu götürüyor. Hayat okulunda ise bir doğru dört yanlışı! Bir işte ülke çapında açık ara en iyi olduğunuzda, bu görkemli başarınız, bakan gözleri kamaştırıp “hare etkisi” yaratarak, diğer kusurlarınızı kapatır! Kusurlarınız çok fazla göze batıyorsa, “göz alıcı” bir iş başarmanın vakti gelmiş demektir.

Yazar: Mümin Sekman

13 Mart BeyinHaftası’nda “aklınızı başınıza toplayacak” öneriler.

Category : Mümin Sekman yazıları

Geçen hafta Beyin Haftasıydı.

Kafamızı daha iyi nasıl çalıştırabileceğimiz üzerine kafa yorma haftası!

Birçoğumuz farkında bile olmadan geçirdik bu haftayı. Peki beynimiz bu kayıtsızlığımızı yanımıza bırakır mı?

Beyin, insan vücudunun %2’si ağırlığında olmasına rağmen, geriye kalan %98’i yönetiyor. Vücudumuzun en üst noktasında o duruyor. Kemikten bir kaleyle korunuyor.

Hemen her şeyin başı beyin. Başarının da mutluluğun da kaynağı beyin. Öğrenirken, düşünürken, konuşurken onu kullanıyoruz. Ancak çoğumuz kafamızı daha iyi nasıl çalıştırabileceğimiz üzerine fazla kafa yormuyoruz!

Artık Türkiye’de de “beyin haftası” kutluyoruz. Amaç içimizdeki beyin gücüne dikkat çekmek ve kamuoyunu ‘beyni etkili kullanma’ hakkında bilinçlendirmek.

Dünyada beyin haftası nasıl kutlanıyor?

Dünyada 65 ülkede mart ayının bir haftası “beyin haftası” olarak kutlanıyor. Bazı ülkeler ve global şirketler ise kurumsal karar alarak bir yılı beyin yılı ilan ediyor.

Örnekleri sıralayalım.

• ABD parlamentosu aldığı bir karar ile 1990-2000 yılı arasını beyin yılı ilan etti.
• Avusturya hükümeti 1999 yılını beyin yılı ilan etti .
• İsveç 1998 yılını beyin yılı ilan etti.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin de, önümüzdeki yılı “beyin yılı” ilan etmesinin, Türkiye’nin bozuk ruh iklimine iyi geleceğine inanıyorum. Çünkü çoğumuzun “kafası bozuk” durumda!

Kafamızı daha iyi çalıştırmak üzerine kafa yorma haftası

Biliyoruz ki, bir ülkede beyin gücüne ne kadar değer verilirse, insanlar da beyinlerine o kadar değer verirler. Bu çerçevede beyne değer veren kamu politikaları oluşturmak çok önemli.

Meclis kararı ile Türkiye’de bir yılın “beyin yılı” ilan edilmesi “beyin merkezli kamu politikaları” oluşturulmasının başlangıcı olabilir.

Konunun kamusal boyutlarını bir yana bırakarak, bireysel düzeyde yapabileceklerimize geçeyim. Beynini daha iyi kullanmak isteyenler bu hafta neler yapabilir?

Bu hafta beniniz için bunları yapın, aklınız başınıza toplansın!

• Beyin açık havada ve ayaktayken daha iyi çalışır. Önemli kararlarınızı açık havada yürüyerek almanız önerilir.

• Beyin örneklerle akıl yürütür. Kendinize her durum için bir kahraman seçin ve “o sizin yerinizde olsaydı ne yapardı”yı düşünün. Mesela büyük kararlar almanız gereken bir durumda “Atatürk benim yerimde olsaydı ne yapardı?” diye düşünebilirsiniz.

• Yabancı bir dil öğrenme ve ezber beyni güçlendirir. Her gün birkaç yeni kelime öğrenip kullanmaya çalışabilirsiniz.

• Fit bir beyin için zihinsel jimnastik yapmaya çalışmalısınız. Bunun için başta Sudoku olmak üzere bulmaca ve satranç gibi oyunları kullanabilirsiniz.

• Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin. Otomatik pilota bağlı bir şekilde yaptığınız faaliyetleri, farklı şekillerde yaparak beyninizi canlandırın.

• Zihinsel zevklerinizi zenginleştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş kitabından, birkaç cümle okuyun. Güzel bir resme bakın. Sevdiğiniz bir müziği gözleri kapalı dinleyin.

• Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, düşünce kalitesini artırır.

• İyi bir uyku kaliteli bir beynin temelidir. 24 saati geçen uykusuzluk sarhoşluğa benzer bir şekilde beyin fonksiyonlarını etkilemektedir. Algı kalitesi için gereken uykuyu mutlaka alın.

• Bol ve temiz “birinci el” oksijen beyin için çok önemlidir. Beyin vücudun %2si kadar olmasına rağmen, alınan oksijenin dörtte birini tek başına tüketir. Bulunduğunuz ortamı sık sık havalandırın.

• Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir. Beyin, bir yandan kalıplar oluşturup onun içinde düşünmeyi sever ama öte yandan o kalıplar beyin gücünü sınırladığından, kalıpların dışına çıkmak ister. Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz konularda kurslar alın. Sizden farklı düşünen insanlarla daha fazla konuşun. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin.

• Beyin “kullan ya da kaybet” kuralına göre çalışır. Kullanılmayan organ körelir.!Sürekli TV seyrederek beyninizi “düşük viteste” çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler, beyninizi geliştirmez.

• Beyin diyeti yapın. Sizi düşünce obezi yapacak verileri filtreleyin. Beynimiz “garbage in garbage out” ilkesine göre çalışır. Yani beninize çöp girerse, beyninizden çöp çıkar. Beyninizi neyle beslediğinize, midenizi neyle beslediğiniz kadar dikkat edin.

• Kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız. Günde aklımızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Hayatınızda görmek istemediklerinizi değil, istediğiniz sonuçları aklınızın odağında tutun.

• Beynimiz kendisinin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgi ve inançlarına göre çalışır. Beynin çalışması hakkında yanlış bilgilere sahip olduğumuzda, beynimiz de yanlış çalışır. Beyninizin çalışması üzerine doğru bilgiler öğrenin.

• Başarı beyinde başlar. İnsan “kafadan” kaybeder! Sıfırdan zirveye çıkanların başlangıç sermayeleri, beyinleridir.

Unutmayın, başarı “baş” ve “arı” kelimelerinden oluşur. Yani başının içinde arı gibi bir beyin varsa, başarırsın!

Yazar: Mümin Sekman

Kaybetmek için doğanlar ile kaybetmemek için doğanların farkı nedir?

Category : Mümin Sekman yazıları

Kaybetmek için doğanların 10 ortak özelliği

Bir filozof, “Hayat doğduğumuzda hepimize bir mermer bloğu verir. Bazılarımız ondan güzel bir heykel yaparız, bazılarımız ise hoyratça peşimizden sürükleyip paramparça ederiz” demişti.

Kaybedenler de kazananlar gibi benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Bazıları Leonard Cohen’in deyişiyle ‘görkemli kaybeden’dir. Bazıları ‘yokluğu anlaşılmaz’dır.

Bazıları kaybederken başkalarına da zarar verir. Bazıları ise ‘sadece kendine zararlı’ kaybedendir. Kazananlar gibi kaybedenler de, ‘felsefeli kaybedenler’ ve ‘felsefesiz kaybedenler’ diye ikiye ayrılabilir.

Kazanmak gibi, kaybetmek de bağımlılık yapabilir. Kaybetmişliğiyle barışmanın ötesine geçip, kaybetmeyi kimlikleştirmek de mümkündür. Bu bağlamda ‘param yok’ demekle, ‘ben fakirim’ demek arasında dağlar kadar fark vardır. Kaybetmeyi kimlik haline getirmek, -ki bunun Türk usulü versiyonu arabeskleşmedir- kaybetmeyi kalıcı ve ‘sürdürülebilir’ hale getirir.

Hiç kimse durduk yerde kaybeden olamaz. Kaybeden olmak için de bazı şekillerde düşünmek, bazı şekillerde davranmak, bazı şeylere inanmak gerekir. Kaybeden olmanın da yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi vardır. Kaybetmek için doğanlar pek fark etmeseler de, kaybetmek için de çaba harcamak gerekir!

Peki hayat oyununda kaybetmeye yatkın insanların, düşünce ve davranışlarında sıklıkla karşılaşılan ortak özellikler nelerdir?

1- İç disiplin yetersizliği

Başarısız insanların birinci ortak özelliği, irade gücü zayıflığıdır. Kendini içinden disipline ederek, bir amaca doğru harekete geçirememek bu insanların en büyük eksiğidir.

İrade gücü, insanın kendi iç güçlerini bir mercek gibi toplayıp, bu gücü bir amaca yöneltmektir. İradesi zayıf olduğu için kendini kontrol edemeyenlerin, olayları ve diğer insanları yönetmesini beklememek gerekir.

2- Zaman kullanım bilincinde zayıflık

Başarılı ya da başarısız herkesin 24 saati vardır, farkı yapan bu zamanı nasıl kullandıklarıdır. Başarmak istediği işleri, bir zaman çerçevesine oturtup, yani ‘işleri takvime bağlayıp’ sonra da kendini o programına göre denetleyenler, iyi bir kişisel organizasyon sistemi kurmuştur.

Belli bir amaç ve yön duygusuyla hareket etmeyenler, zamanının değerini de bilemez. Yapılacak işleri olanlar için zaman geçer, bir amacı olmayanlar içinse zaman döner! Sabah olur, öğlen olur, akşam olur, tekrar sabah olur!

3- Başarıyı dış faktörlere bağlama eğilimi

Bernard Show ünlü esprisinde, “Başarı tamamen şansa bağlıdır, inanmıyorsanız başarısızlara sorun!” der. Başarısızların, hayatlarındaki sonuç-ları kendi karar ve seçimlerine bağlamak yerine, kader, kısmet, şans ve şartlar gibi dışsal faktörlere bağlama eğilimi yüksektir.

Egolarını savunmak ve öz saygılarını korumak için, başarısızlığı “Rüzgar karşıdan esiyordu, hakem karşı tarafı tutuyordu” gibi dış faktörlere bağlarlar. Bu tutumun tehlikesi nedir? İnsanlar başkalarını ve şartları çok fazla suçlarsa, öğrenmeye zaman bulamaz.

4- ‘Saydı’ tipi düşünmeye yatkınlık

Başaranlar, önlerindeki şartlardan nasıl başarılı bir sonuç çıkarabileceklerini düşünür. Başarısızlık merkezli düşünenler ise, ‘başka şartlarda olsa-lardı’ neler yapabileceklerini anlatıp durur. Bu ‘saydı’ tipi düşünmedir. Bu tür kadınlar, ‘erkek doğsalardı’ neler yapabileceğini anlatırken, bu tür erkekler ‘kadın doğsalardı’ neler yapabileceklerini sayıklar.

Daha ilkokula bile gitmemiş olan İbrahim Tatlıses, “Urfa’da Oxford olsaydı, biz de giderdik” der! Kısacası, başarı sonuç alır, sevinir ve susar. Başarısızlık konuştukça konuşur. Çünkü elinden iş gelme-yenlerin, dilinden çok söz gelir! Cenap Şahabettin’in deyişiyle “Yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok gürültü çıkarır.”

5- Arabeskleşmeye yatkınlık

Başarısızlığa götüren tavırlardan biri de arabesk düşünmeye yatkınlıktır. Arabesk hayat görüşü sürekli bir ‘başarısızlık beklentisi’ içindedir. Kendini ‘bela paratoneri’ gibi görür.

Arabesk söyleyerek başarılı olunabilir ama arabesk bir dünya görüşüyle başarıdan başarıya koşmak pek mümkün değildir. Arabesk tavırlılar, söylemek yerine söylenmeye yatkın; anlatmaktan çok alınmaya eğilimlidir. Sürekli bir ‘kurban psikolojisi’ içinde kıvranır. Eziklik ile ezme içgüdüsü arasında savrulur, ‘doğru dozda tavır’ sorunu yaşarlar.

6- Atalet ve tembelliğe yatkınlık

Bir şeyi yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Onu niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi de biliyorsunuz. Yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. Elinizi kolunuzu bağlayıp, yapmanızı engelleyen birileri de yok.

O halde sizin içinizde olup, sizi durduran nedir? Atalet!

Atalet, miskinlik, tembellik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yılgınlık demektir. Kaybedenlerin ana ruh hali, tembellik ve atalet psikolojisidir.

7- Kaybetme korkusundan kazanmaya kalkışmama

Bİr araştırma insanların “Ya başaramazsam” diye korkanlar ve “Ya başarırsam” diye korkanlar diye ikiye ayrıldığını göstermiştir. Pek çok insanda, başarısızlık korkusundan çok ‘başarı korkusu’ olduğu ortaya çıkmıştır.

Başarı korkusu, bazı kişiler-in başarılı olunca samimiyetlerini kaybedeceklerini, arkadaşları tarafından eskisi gibi sevilmeyeceklerini, ‘insanların onlara çıkarları için yaklaşacağını’ düşünüp, başarıdan uzak durması demektir.

Önemli bir diğer grup ise, ‘ya başarılı olduktan sonra zirvede kalamaz, gördüğümden eksik yaşarsam’ kaygısıyla başarıdan uzak durmaktadır. Kısacası, başarısızlar hem ‘ya başarırsam’dan, hem de ‘ya başaramazsam’dan korkarlar!

8- Psikolojik iç sabotajlara yatkınlık

Başarısız insanların beyninde, psikolojik iç sabotaj mekanizmaları bolca bulunur. Beyinleri adeta şizofrenik bir ikiye bölünmüşlük halindedir. Bir tarafları inşa ederken, diğer tarafları imha eder. Bir tarafları ileri iterken, diğer tarafları geri çeker.

Neyin doğru neyin yanlış olduğu, neyin ileriye götürdüğü, neyin geride bıraktığı konusunda net değillerdir. Başarı konusunda derin bir kafa karışıklığına sahiptirler. Kafası net olmayan insanların, eylemleri de net olmayacaktır. Nazımın bir deyişini biraz değiştirirsek, “Bana kafanızın içinde başarının net bir resmini yapabilir misiniz?”

9- Kendini geliştirmeye kapalılık, kurnazlığa yatmak

Azgelişmiş insanların, katakulli kapasitesi çok gelişmiş olur! İşini en doğru ve verimli şekilde nasıl yapacağına kafa yormak yerine, önce o işin kurnazlığına kafa yormak, tipik bir ‘azgelişmiş başarısız insan’ tavrıdır. Bu tür insanlar, ülkemizde çoğunluk olduğu için, yaygınlıktan gelen rahatlığa sahiptirler. Kurnazlık, otoriter ve azgelişmiş toplumlarda yaygındır.

Ege Cansen’in deyişiyle ‘bilgi açığını kurnazlıkla, beceri yetmezliğini ise kabadayılıkla kapatma’ eğilimi başarısızların karakteristiğidir. Başarısızların çoğu yeni şeyler öğrenmeye kapalı bir zihin yapısına sahiptir. Hayat ve başarı üzerine yeni şeyler öğrenmektense, kendi arabesk ezberlerini tekrarlamayı tercih ederler. Yaşadıkları olaylardan çıkardıkları dersler bile, daha önce çevreden duydukları kulaktan dolma fikirlerdir.

10- Başarı hakkında yanlış yargılara sahip olmak

Başarılı insanlar ‘başarının sırrı’nı bilir. Başarısız insanlar da bilir! Arada bir fark vardır, başarısızlar yanlış bilir! Daha da kötüsü, bazıları doğrusunu bilmek de istemezler! Çünkü başarının kendi ellerinde olabildiğine inanmak, insanı sorumluluk altına iter. Nasıl başaracağını öğrenip hayatının sorumluluğunu taşımak yerine, kişisel gelişim kitaplarını ve yazarlarını suçlamak çoğu insana daha kolay gelir.

Başarı da, futbol ve siyaset gibi, hemen herkesin fikir sahibi olduğu ama çok az insanın birinci sınıf bilgi sahibi olduğu bir alandır. Beynimiz başarı hakkında hurafeler ve ‘leylek hikayeleri’yle dolu. Başarısızların, yapması gereken ilk şey, başarı üzerine yeni şeyler öğrenmek değil, başarı hakkında bildiklerinin bazılarını unutmaktır!
Yazar: Mümin Sekman

Yazım yılı: 2010